Karanlıktı   oda   ve   ben   yatağımın         üzerinde     öylece   sessiz   oturuyordum.Hiçbir şey yapmıyordum,   yapamıyordum.Hatta   düşünmek    bile    istemiyordum  ama  bu   mümkün değildi.Düşünmek fiilinin beynimde aynı anda birden fazla cümlenin sonuna gelebileceğini tahmin bile edemezdim.Düşünceler hızla akıp giderken zamanın farkında değildim.Zaman denen     olgunun    varlığını    bile     unuttum.Bu  durum ne zamana kadar böyle devam etti, farkında bile değildim.Ta ki susuzluğumu hissedip, bardağa uzanırken bardağı kırdığım ana kadar.Silkelenip   kendime   geldim.Burası kendi odam değildi,çok sevdiğim ailem yanımda yoktu.Hepsini   kendi   ülkemde   bıraktım    ve   farkına   vardığım  tek şey zihnimi de  orada
bıraktığımdı. Çünkü düşünmekle   biten    cümlelerimin    sonu  hep    kendi    ülkeme, kendi
vatanıma,kendi toprağıma,kendi aileme ve dostlarıma çıkıyordu.

Günlerin  anlamı   vardır    aslında,benim   için   günlerinde,aylarında,yıllarında  anlamı
yoktu.Evet   burada   da    insanlar    biriktirdim,  dostluklar  büyüttüm  ama    sıkışıp   kalma
hali,  daralıp  ta    boğuluyormuşum  gibi    olma   hali  hiç   gitmedi. Sanki     hep      gülerken
ağlıyordum.Ne yaparsam yapayım yabancıydım işte!

Güne her zamanki gibi çan sesleri ile uyandım.Sanat tarihi okuyordum ve bugün çok önemli bir sınavım vardı.Ekmek arası salamımı yerken,çatı katı  olan  dairemin  minnacık penceresinden  insanları   seyrediyordum.Ayaküstü   yapılan  kahvaltının   ardından   ders notlarımı  aldım  ve  son  sınavımı vermek üzere yola çıktım.Sınav çıkışı Angelina’yla uzun uzun  sohbet  ettim ,her nasılsa sohbet ülkelerin güncel ve ekonomik olaylarına geldi.Söz
konusu  ülkeler   olunca    ben    de    ona    ülkemi    doğup   büyüdüğüm    yerleri  içtenlikle anlattım.  Angelina “Bu     kadar   büyük   özlem    varken,vatanına duyduğun aşk böylesine yoğunken    bu gurbet niye?”dedi birden.Bende   bu    sorunun   tek cevabı   vardı      aslında
“kaçış. “Riyakârlardan,  yalancılardan,    olumsuzluklardan      kaçış.   Hiç        düşünmedim kendimden  asla kaçamayacağımı,hiç düşünmedim gurbette olmaktansa kendi vatanımda kalıp mücadele etmeyi.Ama Angelina’ya hiçbir şey diyemedim.

Eve geldim    ve    kıyafetlerimi   değiştirme   tenezzülünde  bile   bulunmadan  kendimi deliksiz  uyku   için yatağa attım.Uyandığımda  hava çoktan kararmıştı.Tüm  sınav  sonraları olduğu  gibi  yine   savaş   alanına   dönen   odamı   toplamaya  koyuldum.Yerde kitaplarımın arasında   ailemin   olduğu   fotoğraf   albümünü gördüm.Hıçkırıklara boğuldum ve kendime defalarca”Bu gurbet niye?” diye sordum.

Sabah oldu,her   zaman   olduğu gibi yine yatağımın üzerinde çivilenip kaldım.Bu   defa oda   aydınlıktı   içimin    karanlığı  ve  kasveti  bir  gün gelip bu oda kadar aydınlık olabilecek
miydi?Minnacık    penceremden    dışarıya    baktım.O    pencere   benim   ülkeme     baktığım
anahtar     deliğimdi      aslında.Çünkü    her     baktığımda      var    olan   gerçeği  silip,  yerine
ülkemi    koyuyordum      ve     seyre     dalıyordum,   ülkemi    hayal      etmekten        kendimi
alıkoyamıyordum. Öylece    dalıp   gittiğimden  elimdeki   kahvenin  ne zaman soğuduğunun
ve   kendimi  ne   zamandan  beri  bu  seremoniye  kaptırdığımın   farkında  bile değildim.Bir yudum  almamla   kahveyi  püskürtmem   aynı anda gerçekleşti.Soğuk   kahve beni kendime getirdi.Çünkü    hayale     dalmalarım   beni   karın   eşsiz  güzelliğinden mahrum    bırakmak üzereydi.Dışarıda  kar   yağıyordu,lapa    lapa   yağan  karın büyüsüne nerede olursam olayım kapılırdım.Karın   bendeki   anlam ı saflıktı,temizlikti.Tüm  kötülükleri,pislikleri   örten  kar taneleri     adeta   sihirli   değnekler  gibiydi. Kar     yağdığında  nedendir  bilinmez  gurbetlik duygusunu      atardım     üzerimden. Ülkemde    olduğu       gibi     aynı       heves         kaplardı içimi.Ülkeler,şehirler,köyler, köprüler,dağlar, ovalar  v.s her  yer karla kaplandığında sanki her    yer   hiçbir   yer   oluyordu bende.Yani  gurbet,sıla, hasretlik  duyguları canlanmıyordu kafamda.Çünkü her yer eşitti,her  yer   aynıydı.Uzaklık  belirtisi yok gibi.İşte ben gurbetteki anlık   sevincimi   yaşamak   üzere   kendimi bu   çocuk  heyecanıyla attım sokağa.Durmadan
yürüdüm.Benimle   aynı    duygulara   sahip    olduğunu       düşündüğüm , iki  sokak   ötemde
oturan     Sılayla         karşılaştım.    İspanyol      olan   arkadaşımın       isminin        Türkçe’deki
karşılığı   Sılaydı.  Belki   de   ismidir beni   en  baştan ona çeken.Her  bir araya gelişlerimizde kendi   ülkelerimizi   anlatmaktan    zamanın     nasıl  ve  ne hızda ilerlediğini unuturduk.Bir zaman  sonra     birbirimizin    ülkeleri    hakkında    tek     bir     ayrıntıyı    bile  kaçırmamaya
başladık,   karlı   bir    gece  olan  bu  gece   de    onunla   karşılaşmamız tesadüf değildi.Uzun uzun konuştuk,dertleştik,ağlaştık.

Gurbetteydim  ve   bu   süre   zarfında   çok   düşünce geçti aklımdan ama ülkeme dönüş hazırlığını hiç   düşünemedim.O kadar uzun zaman oldu ki bu duyguyu yaşamayalı,adeta hiç tekrarlanmayacak    gibi  ruhumun  derinliklerine  kilitledim.Belki   de    unuttum. İşte    bu yüzdendir    belki   de  sılayı   garip karşılamam.Gurbetten şikayet ederken sılayı mı unuttum
yoksa?Aslında     tüm    kaçışlarımı, korkaklığımı  gurbete  yüklediğimden, onunla       kavgalı
olduğumdan  sılayı     ihmal    ettim,  sılayı    kendimden   uzaklaştırdım  istemeden.Ama her
şeye       rağmen    daha     önce     tanıştığım        kavuşma         anına        tekrar             merhaba demeliydim.   İnanamıyordum,     hayalini     kurmaktan         bıkmadığım   ve  hiçbir   zaman
bıkmayacağımı  bildiğim ülkeme,aileme,dostlarıma kavuşacaktım.

Yaz    kendini    gösterdiğinde    ben    son   kez    çatı   katındaki minnacık penceremden seyre daldım.Güneş dışarıyı aydınlattığı gibi içeriyi de aydınlattı.İlk  defa içinde bin bir  türlü hayallerin,hayal   kırıklıklarının,  haykırışların, bağrışların, suskunlukların,  anlamsızlıkların imkansızlıkların  ve  umutların  geçtiği   odam  gözüme  güzel  göründü.Sılayı  yavaş      yavaş hatırladım tam da o an.Güneşin içine süzüldüğü odamda,tebessüm de yüzüme süzülüverdi.

Karmakarışıklaşmaktan       kurtulduğumu          hissettim.     Ülkemdeydim.      Yaz başka güzeldi,güneş     başka       sıcaktı.Kapalı     mekanlara    girmedim    uzun   süre.Hep   etrafımı gözlemledim.Kendi     dilimdeki     yazıların    büyüsüne    kapıldım,herkes   için sıradan olan bana   sıra    dışı    geldi,çünkü ülkemdeydim.Sokaklarda    aylak     aylak ,hiç        yorulmadan dolaşabilirdim.           Yeniden        doğmuş        gibiydim.Eşsiz          manzaraları,       insanların koşuşturmalarını,çevrede olup biten her şeyi soluk almadan takip ettim.Tarifsiz huzur vardı içimde,sebepsiz      yere        kahkahalar        atmak      istedim.Deniz    başkaydı,dağ başkaydı. Sevinç,     mutluluk    bunlar    unuttuğum      duygulardı.  Ben     aynı       bendim.     Herkesle konuşmak, sohbet    etmek istiyordum.Kendi   dilimi    kullanmayalı  o   kadar  uzun  zaman oldu ki.Yorgunluğumu    dindirmek için ilk gördüğüm banka oturdum.Yanıma küçük bir kız
ilişti,”Adın ne senin?”dediğimde “Gurbet” dedi ve tek bir  damla gözyaşı  yanağımı yakarak süzülüverdi.

                                                                                                                         ŞİŞLİ/ İSTANBUL

                                                                                                                              08.02.2017