PESİMİST BÖCEK

 
        Bu çaresizliğin bir nedeni olmalı?Küçüktüm.büyüdüm.İçimdeki küçük kızla yürüdüm.Yürüdüm,yürüdüm…Ansızın gelen çaresizlik duygusu dört bir yanımı çevreledi.Küçük kıza baktım gülümsedi.Çaresizlik varılan son nokta mıydı?Cevabı o gülümsemedeydi. Yürüdüğüm zorlu yollar,beni çepeçevre saran çalılıklar,görünüşüne aldandığım dikenli güller bile çaresizlik denilen o elem duyguya kafa tutmamı engelleyemedi.Nesnel anlamda zordu,zorluk somutlaşmıştı.Adeta sertleşmiş toprağın elde ufalanıp kaybolması kadar somuttu.Zorluğu somutlaştırmak onunla başa çıkmamı kolaylaştırdı.Yürüdüğüm yollarda sadece zorluk değil,eşine rastlanmayan rayihalar da vardı.Eşsiz rayihaları içime çektim,küçük kızdaki gülümseme bende de belirdi.
        Bu çaresizliğin bir nedeni olmalı?Evet her şey o gülümsemede saklıydı.Sonra durdum,düşündüm.Çaresizlik beynim ve bedenimle ilgiliydi.Tamamen çeper denilen dışsallığımdaydı. İçimde taşıdığım küçük kız çaresizliği kabullenmedi,kabullenemedi..Sesli düşünmedim,onu daha fazla kızdırmadım. Kendi iç çatışmalarımdan biri olan çaresizliği evrenin gizli mahzenlerine bıraktım,kapısını sımsıkı kilitledim.Küçük kızın girmemesi için bunu zafer kazanmışçasına ve özgüven duygusuyla yaptım.Artık bende çaresizliğin tanımı yoktu.Onu aramayacaktım.Bir kere tanıştım ve tekrar karşılaşmayacaktım.İsmini mi değiştirmeliydim?Beynimin kıvrımlarına oturan ‘pesimist böcek’ mesela.Yok yok hiçbir isim çaresizliğin bende oluşturduğu mücadele duygusunu değiştirmeyecekti.Birileri belki o mahzenin kilidini açacaktı fakat benim çaresizlikle savaşım hep devam edecekti.Karşılaşmayacaktım çünkü onu çaresizlik olarak görmeyecektim.
         Bu çaresizliğn bir nedeni olmalı ?sorusu bir daha sorulmayacaktı.
         Küçük kız elimi tuttu ve ‘Bak güneş hala avuçlarında.’  dedi.

 

Fotoğraf: http://manzaram.blogcu.com/gunes-resimleri/8106415

BARDAK OLMAYI BIRAK,GÖL OLMAYA BAK

hayataumut

Bakış açısı derin bir olgu.İnsan hayatına yön veren ,neyi ne zaman ,nasıl yapacağını biçimlendiren önemli bir değer .Bakış açısı sayesinde zorlukların üstesinden gelebildiğimiz gibi zorlukların bizi alt etmesine de izin verebiliriz.Bulunduğunuz an tam da o an neyi nasıl düşündüğünüz çok önemli.Dipte olduğunuz anda bile bakış açınızın pozitifliği size umudu aralayabilir.

Yıllar önce bu konuyla ilgili okumalar yaparken karşıma çok hoşuma giden bir hikaye çıktı.Günlüğümün sayfalarına severek not aldığım hikaye ile devam etmek istiyorum.

 

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Yaşamındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.

 

– “Tadı nasıl?” diye soran yaşlı adama öfkeyle:

 

– “Acı” diye cevap verdi.

 

Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına…

View original post 119 kelime daha

BARDAK OLMAYI BIRAK,GÖL OLMAYA BAK

Bakış açısı derin bir olgu.İnsan hayatına yön veren ,neyi ne zaman ,nasıl yapacağını biçimlendiren önemli bir değer .Bakış açısı sayesinde zorlukların üstesinden gelebildiğimiz gibi zorlukların bizi alt etmesine de izin verebiliriz.Bulunduğunuz an tam da o an neyi nasıl düşündüğünüz çok önemli.Dipte olduğunuz anda bile bakış açınızın pozitifliği size umudu aralayabilir.

Yıllar önce bu konuyla ilgili okumalar yaparken karşıma çok hoşuma giden bir hikaye çıktı.Günlüğümün sayfalarına severek not aldığım hikaye ile devam etmek istiyorum.

 

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Yaşamındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.

 

– “Tadı nasıl?” diye soran yaşlı adama öfkeyle:

 

– “Acı” diye cevap verdi.

 

Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:

 

– “Tadı nasıl?” “Ferahlatıcı” diye cevap verdi genç çırak.

 

– “Tuzun tadını aldın mı?” diye sordu yaşlı adam, “Hayır” diye cevapladı çırağı.

 

Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:

 

– “Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.”

 

Bakış açınız hep aydınlık olsun…

ÇÖPLERİN EFENDİSİ

Her sabah geçtiğim sokaklardan yine her zaman ki gibi geçip gidiyorum.Günler öyle capcanlı,heyecanlı,sıra dışı da geçmiyor.Çöpten alıp ayaklarıma bir hevesle geçirdiğim ayakkabının dayanılmaz halde ağrı yapması da cabası! Kaç zamandır sokaklarda elimde çöp arabam yürüdüm,durdum.Eve gitmeyeceğim,güya aileme kafa tutuyorum.Sen kim kafa tutmak kim?Garipler bir boğazdan kurtulduk diye bayram ediyorlardır.Gerçi bizim semtin çocuklarının kaderi midir bilmem.Ne mi?Kafa tutmak,hayata kafa tutmak.Bizim buralarda hayatla kavgan vardır.Öyle l af olsun diye de değil.Hayat bizi pek sevmez,ağlamak alın yazısıdır sanki.İnsanoğlu daha doğarken ağlamaya başlar ya hani,işte bizde ağlama festivalleri hiç son bulmaz.Daha geçenlerde yetmiş beş yaşına gelen dedemi ağlarken gördüm.Dedim ya hayatla kavgalıyız diye.Kendileri bizi pek sevmez.Uğraşır ha uğraşır.Bu dünyada uğraşılacak başka insan evlatçıkları yokmuş gibi.

İşte ben her sokak aralarında verdiğim sigara molalarında hep bunları düşünürüm.Hayatı sorgularım.Biz neden böyleyiz,başkaları neden öyle?Kader mi bu?Sefalet, açlık,yoksulluk bizim mahalleye kene gibi yapışır.Öyle bir yapışır ki öldürmeden de bırakmaz.Şu meredi içtim yine,öksürük tuttu.Bizim buradaki çocuklar hayata erken başlar,sigaraya da.Bebeklik, çocukluk, gençlik biz de yoktur.Doğuştan mıdır nedir? Yüzüne bir hüzün bir de olgunluk yapışıverir.İşte biz hayatın hiçbir evresini yaşamadan hayata atılırız.İlk emeklediğimizde etrafımızı saran aile dediğimiz eşraf bizleri alkış yağmuruna tutmaz,ya da ilk söylediğimiz kelimenin ne olduğu bilinmez.Çünkü fark edilmez.Koca dünyada fark edilmediğimiz gibi. Fark edilmez diyorum.Nedeni çok basit:açlık.Evet evet şaşırmayın buna.Kendinin ve çocuklarının karınını birgün daha nasıl doyurabilirim diyen baba,gece gündüz başkalarının pisliğini temizleyen anne o en güzel anları kaçırmış çok mu?Bizim mahallede erkek olarak dünyaya geldiysen çöp toplarsın,kadınsan ev işçiliği yaparsın.

Zaman akıp gider.Aktörler hep değişir,ama aynı oyun hep sahnededir. İnsanlar mutsuzlukla boğuşur gibi mutludurlar.Ağlamaklı suratların altında ayrı ayrı hikayeler barındırırlar.Çocuklar ise hep savruktur.Kader mi?Bilemem.Çocuk demişken benim de çok büyük olduğum söylenemez.Daha ondördündeyim.Güneş görmeyen,rutubet ve lağım kokularının odaya karıştığı, birtakım böceklerin kol gezdiği evde doğduğum söylenir.Aman ne merak, ne merak.Gıptayla bakılacak bir hayat hikayem varmış gibi defalarca sorarım.Her defasında ufacık bir ümit içimi kaplar.Bu defa doğduğum evin,çocukluğumun bambaşka anlatılacağını düşünürüm.Ama her defasında annemin azarlamasıyla irkilirim.Yine her şey yarım kalır,hayallerim bile.Sonra kırgınlık ve bozgunluk içerisinde vururum kendimi sokaklara.Durmadan yürürüm.Çöp kutularında bulduğum eşyalara anlam yüklerim,hikayeler kurarım bu eşyaları atan insanlara dair.Bunları da yapmazsam zaman geçmez,boğulurum.İşte hep böyle zaman akıp gider.Yelkovanla akrebin yarışı hiç bitmez.

Hava karardı, bir gün daha bitti.Dün bugünün aynı,yarın ne olur bilemem.Sahi kader mi bu?

 

 

ŞİŞLİ / İSTANBUL

                                                                                                                       2017

MİNNACIK PENCEREMDEN VATAN HASRETİ

 

 

Karanlıktı   oda   ve   ben   yatağımın         üzerinde     öylece   sessiz   oturuyordum.Hiçbir şey yapmıyordum,   yapamıyordum.Hatta   düşünmek    bile    istemiyordum  ama  bu   mümkün değildi.Düşünmek fiilinin beynimde aynı anda birden fazla cümlenin sonuna gelebileceğini tahmin bile edemezdim.Düşünceler hızla akıp giderken zamanın farkında değildim.Zaman denen     olgunun    varlığını    bile     unuttum.Bu  durum ne zamana kadar böyle devam etti, farkında bile değildim.Ta ki susuzluğumu hissedip, bardağa uzanırken bardağı kırdığım ana kadar.Silkelenip   kendime   geldim.Burası kendi odam değildi,çok sevdiğim ailem yanımda yoktu.Hepsini   kendi   ülkemde   bıraktım    ve   farkına   vardığım  tek şey zihnimi de  orada
bıraktığımdı. Çünkü düşünmekle   biten    cümlelerimin    sonu  hep    kendi    ülkeme, kendi
vatanıma,kendi toprağıma,kendi aileme ve dostlarıma çıkıyordu.

Günlerin  anlamı   vardır    aslında,benim   için   günlerinde,aylarında,yıllarında  anlamı
yoktu.Evet   burada   da    insanlar    biriktirdim,  dostluklar  büyüttüm  ama    sıkışıp   kalma
hali,  daralıp  ta    boğuluyormuşum  gibi    olma   hali  hiç   gitmedi. Sanki     hep      gülerken
ağlıyordum.Ne yaparsam yapayım yabancıydım işte!

Güne her zamanki gibi çan sesleri ile uyandım.Sanat tarihi okuyordum ve bugün çok önemli bir sınavım vardı.Ekmek arası salamımı yerken,çatı katı  olan  dairemin  minnacık penceresinden  insanları   seyrediyordum.Ayaküstü   yapılan  kahvaltının   ardından   ders notlarımı  aldım  ve  son  sınavımı vermek üzere yola çıktım.Sınav çıkışı Angelina’yla uzun uzun  sohbet  ettim ,her nasılsa sohbet ülkelerin güncel ve ekonomik olaylarına geldi.Söz
konusu  ülkeler   olunca    ben    de    ona    ülkemi    doğup   büyüdüğüm    yerleri  içtenlikle anlattım.  Angelina “Bu     kadar   büyük   özlem    varken,vatanına duyduğun aşk böylesine yoğunken    bu gurbet niye?”dedi birden.Bende   bu    sorunun   tek cevabı   vardı      aslında
“kaçış. “Riyakârlardan,  yalancılardan,    olumsuzluklardan      kaçış.   Hiç        düşünmedim kendimden  asla kaçamayacağımı,hiç düşünmedim gurbette olmaktansa kendi vatanımda kalıp mücadele etmeyi.Ama Angelina’ya hiçbir şey diyemedim.

Eve geldim    ve    kıyafetlerimi   değiştirme   tenezzülünde  bile   bulunmadan  kendimi deliksiz  uyku   için yatağa attım.Uyandığımda  hava çoktan kararmıştı.Tüm  sınav  sonraları olduğu  gibi  yine   savaş   alanına   dönen   odamı   toplamaya  koyuldum.Yerde kitaplarımın arasında   ailemin   olduğu   fotoğraf   albümünü gördüm.Hıçkırıklara boğuldum ve kendime defalarca”Bu gurbet niye?” diye sordum.

Sabah oldu,her   zaman   olduğu gibi yine yatağımın üzerinde çivilenip kaldım.Bu   defa oda   aydınlıktı   içimin    karanlığı  ve  kasveti  bir  gün gelip bu oda kadar aydınlık olabilecek
miydi?Minnacık    penceremden    dışarıya    baktım.O    pencere   benim   ülkeme     baktığım
anahtar     deliğimdi      aslında.Çünkü    her     baktığımda      var    olan   gerçeği  silip,  yerine
ülkemi    koyuyordum      ve     seyre     dalıyordum,   ülkemi    hayal      etmekten        kendimi
alıkoyamıyordum. Öylece    dalıp   gittiğimden  elimdeki   kahvenin  ne zaman soğuduğunun
ve   kendimi  ne   zamandan  beri  bu  seremoniye  kaptırdığımın   farkında  bile değildim.Bir yudum  almamla   kahveyi  püskürtmem   aynı anda gerçekleşti.Soğuk   kahve beni kendime getirdi.Çünkü    hayale     dalmalarım   beni   karın   eşsiz  güzelliğinden mahrum    bırakmak üzereydi.Dışarıda  kar   yağıyordu,lapa    lapa   yağan  karın büyüsüne nerede olursam olayım kapılırdım.Karın   bendeki   anlam ı saflıktı,temizlikti.Tüm  kötülükleri,pislikleri   örten  kar taneleri     adeta   sihirli   değnekler  gibiydi. Kar     yağdığında  nedendir  bilinmez  gurbetlik duygusunu      atardım     üzerimden. Ülkemde    olduğu       gibi     aynı       heves         kaplardı içimi.Ülkeler,şehirler,köyler, köprüler,dağlar, ovalar  v.s her  yer karla kaplandığında sanki her    yer   hiçbir   yer   oluyordu bende.Yani  gurbet,sıla, hasretlik  duyguları canlanmıyordu kafamda.Çünkü her yer eşitti,her  yer   aynıydı.Uzaklık  belirtisi yok gibi.İşte ben gurbetteki anlık   sevincimi   yaşamak   üzere   kendimi bu   çocuk  heyecanıyla attım sokağa.Durmadan
yürüdüm.Benimle   aynı    duygulara   sahip    olduğunu       düşündüğüm , iki  sokak   ötemde
oturan     Sılayla         karşılaştım.    İspanyol      olan   arkadaşımın       isminin        Türkçe’deki
karşılığı   Sılaydı.  Belki   de   ismidir beni   en  baştan ona çeken.Her  bir araya gelişlerimizde kendi   ülkelerimizi   anlatmaktan    zamanın     nasıl  ve  ne hızda ilerlediğini unuturduk.Bir zaman  sonra     birbirimizin    ülkeleri    hakkında    tek     bir     ayrıntıyı    bile  kaçırmamaya
başladık,   karlı   bir    gece  olan  bu  gece   de    onunla   karşılaşmamız tesadüf değildi.Uzun uzun konuştuk,dertleştik,ağlaştık.

Gurbetteydim  ve   bu   süre   zarfında   çok   düşünce geçti aklımdan ama ülkeme dönüş hazırlığını hiç   düşünemedim.O kadar uzun zaman oldu ki bu duyguyu yaşamayalı,adeta hiç tekrarlanmayacak    gibi  ruhumun  derinliklerine  kilitledim.Belki   de    unuttum. İşte    bu yüzdendir    belki   de  sılayı   garip karşılamam.Gurbetten şikayet ederken sılayı mı unuttum
yoksa?Aslında     tüm    kaçışlarımı, korkaklığımı  gurbete  yüklediğimden, onunla       kavgalı
olduğumdan  sılayı     ihmal    ettim,  sılayı    kendimden   uzaklaştırdım  istemeden.Ama her
şeye       rağmen    daha     önce     tanıştığım        kavuşma         anına        tekrar             merhaba demeliydim.   İnanamıyordum,     hayalini     kurmaktan         bıkmadığım   ve  hiçbir   zaman
bıkmayacağımı  bildiğim ülkeme,aileme,dostlarıma kavuşacaktım.

Yaz    kendini    gösterdiğinde    ben    son   kez    çatı   katındaki minnacık penceremden seyre daldım.Güneş dışarıyı aydınlattığı gibi içeriyi de aydınlattı.İlk  defa içinde bin bir  türlü hayallerin,hayal   kırıklıklarının,  haykırışların, bağrışların, suskunlukların,  anlamsızlıkların imkansızlıkların  ve  umutların  geçtiği   odam  gözüme  güzel  göründü.Sılayı  yavaş      yavaş hatırladım tam da o an.Güneşin içine süzüldüğü odamda,tebessüm de yüzüme süzülüverdi.

Karmakarışıklaşmaktan       kurtulduğumu          hissettim.     Ülkemdeydim.      Yaz başka güzeldi,güneş     başka       sıcaktı.Kapalı     mekanlara    girmedim    uzun   süre.Hep   etrafımı gözlemledim.Kendi     dilimdeki     yazıların    büyüsüne    kapıldım,herkes   için sıradan olan bana   sıra    dışı    geldi,çünkü ülkemdeydim.Sokaklarda    aylak     aylak ,hiç        yorulmadan dolaşabilirdim.           Yeniden        doğmuş        gibiydim.Eşsiz          manzaraları,       insanların koşuşturmalarını,çevrede olup biten her şeyi soluk almadan takip ettim.Tarifsiz huzur vardı içimde,sebepsiz      yere        kahkahalar        atmak      istedim.Deniz    başkaydı,dağ başkaydı. Sevinç,     mutluluk    bunlar    unuttuğum      duygulardı.  Ben     aynı       bendim.     Herkesle konuşmak, sohbet    etmek istiyordum.Kendi   dilimi    kullanmayalı  o   kadar  uzun  zaman oldu ki.Yorgunluğumu    dindirmek için ilk gördüğüm banka oturdum.Yanıma küçük bir kız
ilişti,”Adın ne senin?”dediğimde “Gurbet” dedi ve tek bir  damla gözyaşı  yanağımı yakarak süzülüverdi.

                                                                                                                         ŞİŞLİ/ İSTANBUL

                                                                                                                              08.02.2017

 

UMUDA DAİR BİR FİLM

 

Kaç gündür “Esaretin Bedeli” adlı filmi yorumlamak stiyrum ama nerden başlayacağımı bilemiyorum.Öncelikle filmden çok etkilendiğimi belirtmeliyim.Ön araştırma yapmadan izlediğim filmlerden bir tanesiydi.Hapishanede geçen bir filmin beni ne kadar etkileyebileceğini düşünürken,film bitene kadar ekrana kilitlendiğimi,film bittikten sonra derin düşüncelere daldığımı söyleyebilirim.Konu akışkanlığı muhteşem.Hiç sıkılmadan sonuna kadar aynı ilgi ve merakla izledim.Her sahne birbirinden etkileyiciydi bana göre.

Filmin konusuna gelecek olursam başrol oyuncumuz Andy genç yaşına rağmen başarılı bir banka yöneticisidir.Karısının kendisini aldattığını öğrendikten sonra bir halde arabasının içinde karısı ve sevgilisini takip eder,ardından iki kişiyi öldürmek suçuyla iki defa  müebbet hapis cezasına çarptırılır.İlginç olan Andy yaşananları hatırlamamaktadır.Buna rağmen kendisini Shawshank hapishanesinde bulur.Tüm hayatı alt üst olan Andy’nin hapishanede geçen yıllarını ve karşılaştığı olumsuzluklara rağmen umudunu  kaybetmediğini anlatan eşsiz bir filmdi.

Belki de “umut” kelimesi her insanı etkisi altına aldığı içindir filmin bu kadar beğenilmesi.En üst sıralara taşınma nedeninde “umut” kelimesinin büyüleyici etkisini doğru senaryo,yönetmen ve oyuncularla dsteklendiği apaçık ortada.

Öyle değil mi?en dipte olduğunuzu hissettiğinizde kendinizi çaresiz ,sonu gelmeyen bir çıkmazın kollarında bulduğunuzda tüm ihtişamıyla “UMUT” u düşlediğiniz an birşeyler değişmiyor mu?

Her gecenin sonu aydınlıkla başlıyorsa ,hayata umut ekmeli ve her daim umudu beslemeli ta yürekten…

Filmin Künyesi

Yönetmen:Frank Darabont

Oyuncular:Tim Robbins,Morgan Freeman,Bob Gunton,Clancy Brown,William Sadler,Gill Bellow , James Whitemore

Senaryo: Frank Darabont

Yapımcı:Niki Marvin

Süre:142 dakika

*ABD salonlarında gişe hasılatlarında başarısız olan ve zarar eden film.Bir süre sonra film tanımlaması değişiyor.Dünyanın en büyük film veritabanı olan imdb.com’da kullanıcıların oylarına göre “Tüm zamanların en iyi filmi”

 

 

 

 

Suşi Efsanesi

Mesleğinize karar verdikten sonra kendinizi işinize adamalısınız. İşinize aşık olmalısınız.İşinizden asla şikayet etmemelisiniz.Hayatınızı yeteneğinizde ustalaşmaya adamalısınız. Başarının ve onurlu bir şekilde  anılmanızın sırrı budur.”

Jiro Ono

jiro-dreams-of-sushi-movie-2012

Dün akşam izlediğim ve çok etkilendiğim bir filmden bahsetmek istiyorum.Aslında belgesel film desem daha doğru olur.85 yaşında olup ve hala ilk günkü çalışma azmiyle yola  devam eden suşi ustası Jiro ‘nun hikayesi.Çocukluğundan beri içinde olduğu ,70 yıldan fazla emek verdiği,aşkla ,tutkuyla mesleğine nasıl bağlandığının ve sonunda lokantasının 3 Michelin yıldızını elde ediş hikayesi.

Zaten öyle değil midir? Siz işinizi sadece tutkuyla yapmak istersiniz,birileriyle yarışmak değil de kendinizi en iyiye taşımak için çabalarsınız ve ardından birileri tarafından ödüllendirilirsiniz. Jiro’nun da ödülü kendi alanında en üst mertebe hatta doruk noktası olan 3 Michelin yıldızı:)

Fransa’da İlk Michelin rehberi 1900 ‘da yayınlandı. Michelin denetmenlerinin ilk baktıkları şey kalitedir.Sonra özgünlüğe daha sonra ise sürekliliğe bakarlar.Genellikle araştırmalar Fransız restoranlarının 3 Michelin’e sahip olduğunu gösterir.Michelin 3 yıldızının anlamı ise sadece o yemek için o ülkeye gidilebileceğidir.Jiro 3 yıldız aldığında herkes çok şaşırdı.Lokantada 10 koltuk vardı ve lavabo lokantının dışındaydı.Dünyada burası gibi 3 yıldızlı lokanta yoktu.İzlerken Ginza metrosunda küçük bir lokantayı göreceksiniz:)

Belgesel Jiro,büyük oğlu,küçük oğlu,yemek yazarı ve eski çırağın bölüm bölüm konuşmalarndan oluşuyor.Bu konuşmalar arasında konu suşi olunca en başdan sona kadar suşiye doymuş oluyorsunuz.Ben hiç suşi denemedim malum önyargılar yüzünden.Bazı yiyecekleri yiyemeyeceğinizi düşünüp(çiğ balık gibi) ,tadını bile merak etmeme komutunu beyninize veririsiniz , suşi de benim için öyleydi.Ta ki bu belgeseli izleyene kadar.Tabi ki Japonya’ya gidip Jiro’nun Sukiyabashi Jiro adlı lokantasında tatmayacağım ama iyi bir yerde deneme vakti geldi:)zaten Sukiyabashi Jiro’nun özelliklerine bakılırsa en az 1 ay öncesinden rezervasyon yapmak gerekiyor ve 20 suşi çeşidini tadıp 30000 yen ödüyorsunuz.İçki ve her hangi bir aperatif de  bulunmamaktadır. Sadece suşi ye ve çık 🙂

jiro

Jiro’nun azmi o kadar etkiledi ki beni ,bu kadar titiz,her adımda daha iyisini yapma isteği,her seferinde mükemmeli yakalama çabası gerçekten izlenmeye değer.Jiro gerçek anlamda büyük bir şef.Büyük şeflerin 5 özelliğini sıralamak gerekirse;

1.İşlerini ciddiye alırlar ve işlerini sürekli en üst seviyede yaparlar.

2.Yeteneklerini geliştirme arzuları vardır.

3.Temizlik çok önemli bir etkendir.Eğer lokanta temiz hissettirmezse ,yemekler de lezzetli olmaz.

4.Tahammülsüzlük.Katılımcı olmaktan çok liderdirler.Kendi tarzlarını sürdürmekte çok inatçıdırlar

5.Arzuludurlar.

ve tüm bu özellikler Jiro’da bulunmakta.

Jiro’nun suşisini özel kılan nihai basitlik ve saflıktır.Ona göre suşi yapımının en önemli özelliği balık ve pirincin birlikteliğini yakalamaktır.Eğer tam bir uyum içinde değillerse suşi lezzetli olmaz.

Jiro o kadar özel bir insan ki ,her ne kadar özel olmak için çabalamadık dese de azmi ve kararlılığı ,mesleğine olan aşkı onu her haliyle özel kılıyor zaten.Dikkatimi çeken sadece kendini  nasıl geliştirebilirim düşüncesine adaması.Yani Jiro’nun kimseyle bir rekabeti yok, çok para kazanma gibi bir derdi de yok.Tek gayesi daha iyi suşi yapabilmek.Her seferinde daha iyi daha iyi…Bunun için gece gündüz çalışıyor,hatta rüyalarında bile teknikler üretip uygulamaya geçiyor.En iyi orkinos ,en iyi karides ,en iyi pirincin peşinde.Bunların biraraya gelmesiyle en iyi suşinin ortaya çıkacağına inanıyor.Sürekli kendisiyle yarışıyor.Belgeseli izlerken,oturma düzenine ,suşinin sunumuna varana kadar her detayla kendisinin ilgilendiğini göreceksiniz.Hanımlara daha küçük boy suşiler ikram etmesine ne demeli?:)Bu da Jiro’nun fikri.Ve bakıldığında herşey önüne altın tepsiyle sunulmamış.Erken yaşta ailesinden ayrılması ve yoksullukla mücadele edip tek başına dimdik ayakta durması zaten büyük bir başarı iken,Jiro  suşi konusunda tüm dünyaya örnek olacak bir başarı hikayesini duyurmuş oluyor.

Screen-Shot-2012-11-07-at-1.42.48-PM-1024x576

Ben belgeseli izlerken çok keyif aldım.Suşinin inceliklerini işin üstadlarından dinledim, 3 Michelin yıldızı sahibi şef ve lokantasına ve  bir kültüre de tanıklık etmiş oldum.Tek kelimeyle izlenilesi:)

“Tırmanmaya devam edip zirveye ulaşmaya çalışacağım, ama  zirvenin nerede olduğunu kimse bilmiyor”

 Jiro Ono

Görsel

Matruşka

Etiketler

, , ,

Matruşka

Matruşka, Rus yapımı bir çeşit oyuncak bebektir. Matruşka bebeklerin 1890 yılında Moskova yakınlarında bulunan Abrentsevo Malikanesi’ne ait Çocuk Eğitim Atölyesinde doğduğu iddia edilmektedir. Birçok meşhur ve yetenekli Rus sanatçı, yerel oymacılar ile birlikte Abrentsevo Malikanesi’nin sahibi Mamontov’un atölyesinde çalışmaya başlarlar. İsmini çok beğenilen bir bayan olan Matrioska’dan aldığı söylenir.Bu bebeğin özelliği ortasından açınca içinden yenisinin çıkmasıdır.Matruşka’yı açıklama isteğimin nedeni bugün itibariyle izlediğim tiyatro oyunu.Çok içten ,çok eğlenceli bir hikayeye sahip olan oyun,oyuncularının bitmez tükenmez enerjisiyle daha coşkulu bir kıvam almakta. Tuncer Cücenoğlu’nun kaleme aldığı bu oyunda matruşka simgesel bir öge olarak kullanılmaktadır.Matruşkaları her açtığımızda bir yenisiyle karşılarız,bu oyunda da insanın kendi içine dönmesi ve kendisiyle hesaplaşması söz konusudur. Tekrar tekrar kendini sorgulaması da diyebilirİz.Başrollerdekiler aslında günlük hayattakiyle aynıdır: kadın ve erkek. Konu da aynı şekilde hayattan: kadın erkek ilişkisidir. Yazarından yönetmenine, senaryosundan oyuncularına kadar tadı damağınızda kalacak bir oyun.Eğer şehrinize uğramışsa gidip izlemenizi salık veririm.

Görsel

OKUNASI

OKUNASI

“Diyebilirsin ki,bir insanı,fotoğraflardan ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin?Haklısın.Belki de çok az…O zaman şöyle demeliyim:Seni az tanıyorum…Az…

Sen de fark ettin mi?Az dediğin, küçücük bir kelime.Sadece A ve Z.Sadece iki harf.Ama aralarında koca bir alfabe var.O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var.Sana söylemek isteyip de yazamadığım harfler bile o iki harfin arasında.Biri başlangıç,diğeri son.

Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar.Yan yana gelip de birlikte okunmak için.Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler.Senin ve benim gibi…

Bu yüzden belki de,az çoktan fazladır.Belki de az,hayat ve ölüm kadardır!Belki de seni, az tanıyorum,demek,seni kendimden çok biliyorum,demektir.Bilmesem de,öğrenmek için herşeyi yaparım,demektir.Belki de az,her şey ,demektir.Ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir…”
Geç de olsa Hakan Günday kalemiyle tanışmak iyi geldi.